tevekkül etiketiyle ilişkili yazılar:

Kadere iman ve tevekkül

Bazı kimseler tevekkülü tembellik zannederler. Bilhassa batılı kaynaklar, İslam’da tevekkülü kasten böyle göstermekte ısrar etmektedirler. Bu sebepten, kadere iman ve tevekkülü ayrı bir başlık olarak ele almak ve açıklamak faydalı olacaktır.

Tevekkülün manası, Cenab-ı Hakk’ı vekil edinmektir. Kişinin sebeplere yapıştıktan sonra, neticenin yaratılmasını Allah’tan beklemesi ve hakiki tesiri Allah’tan bilmesi tevekkülün esasıdır.

Mesela bir çiftçinin tevekkülü, tarlayı kazdıktan, ekinleri suladıktan ve yapılması gereken diğer işleri yaptıktan sonra meyveyi ve ekini Allah’tan istemesi ve çıkan meyveyi Cenab-ı Hakk’ın malı ve kendisine bir ihsanı olduğunu bilmesidir.

Ya da bir savaşta tevekkül, düşmana karşı en tesirli silahlarla donandıktan ve harp kaidelerine harfiyen uyduktan sonra, zaferi Allah’tan beklemek ve O’na güvenmektir.

Ya da bir öğrencinin tevekkülü, derslerine iyice çalıştıktan sonra, imtihanda kendisini başarılı kılması için Allah’a dayanmasıdır.

Yoksa tarlayı ekmeden, savaşa hazırlanmadan ve derse çalışmadan yapılan tevekkül, İslam’ın emrettiği ve güzel bulduğu tevekkül olmamakla birlikte bu tembellik ve atalettir.

Demek tevekkül, dünyaya ve ahirete ait işlerde, sünnet-i ilahiye denilen kanunlara hakkıyla uymak ve neticeyi Allah’tan beklemektir.

Bediüzzaman Hazretleri de tevekkülü şöyle ifade etmektedir: “Tevekkül, sebepleri bütün bütün reddetmek değildir. Belki sebepleri, dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek, sebeplere teşebbüs ise bir nevi fiilî dua kabul ederek, neticeyi yalnız Cenab-ı Hak’tan istemek ve neticeleri O’ndan bilmek ve O’na minnettar olmaktan ibarettir.”

Biz de tevekkülle ilgili açıklamaları bu tarifin ışığı altında yapacağız. İlk önce “sebep” ve “netice” tabirleri üzerinde kısaca duralım.

Sebep, vasıta ve şart manasına gelmektedir. Cenab-ı Hak, dünyaya ve ahirete ait her neticeyi bir takım şartlara ve sebeplere bağlamıştır. Bu şartların her birine “sebep” denilir. Sebeplere takılan eşyaya ise “netice” denmektedir.

Mesela ibadetler sebeptir; cennet ise neticedir. Koyun sebeptir; süt neticedir. Arı sebeptir; bal neticedir. Veya Güneş, toprak, su birer sebeptir; ağaç ise neticedir. Ya da başka bir açıdan bakıldığında ağaç sebep; meyve ise neticedir.

Sebepleri de, neticeleri de yaratan Allah’tır.

Sebeplerin neticenin yaratılmasında tesirleri olmamakla birlikte, sebepler, Allah’ın kanunları olup bunlara riayet etmeyenler neticelerden mahrum kalırlar.

İşte tevekkül: “Sebeplere riayet ettikten sonra neticeyi Allah’tan beklemek, O’na itimat etmek ve O’ndan gelecek her şeyi, arzusuna uysun ve uymasın, rıza ve memnuniyetle karşılamak” demektir.

Nitekim Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’inde:

“Azmettiğin zaman Allah’a tevekkül et, muhakkak ki Allah tevekkül edenleri sever.”(Al-i İmran:159) buyurmaktadır.

Bu ayetin işaretiyle, ilk önce azmetmemiz ve daha sonra tevekkül etmemiz emredilmektedir. Yoksa çalışmayıp oturarak tevekkül etmemiz emredilmemektedir.

İnsanların bir işi azmetmeleri, itimadı gerektirir. Allah’a güvenmeyen kimse ise ya kendisine ya da sebeplere itimat edecektir. Oysa hem kendisi hem de sebepler son derece âcizdir. Kendisinin ve sebeplerin gayet âciz olması cihetiyle, insan ancak ve ancak, bütün sebepleri yaratan ve o sebeplerin eliyle kendine lütuf ve ihsanda bulunan Allah’a dayanmakla kalben huzur bulabilmektedir.

Cenab-ı Hak, insanı maddesi ve manasıyla bu âlemden süzmüş ve onu kâinat ağacına bir meyve hükmünde yaratmıştır. Bu yaratılış sebebiyle, insanın kâinatla her bakımdan alakası vardır. Hangi işi yapmak istese, önce nefsiyle o işe teşebbüs edecek, daha sonra da bu âlemde kendisine yardımcı olacak sebeplere riayet edecektir. Nefsî teşebbüsle harici sebeplerin bir araya gelmesi, neticeyi Allah’tan istemek için fiilî bir duadır. Neticeyi yaratacak olan ancak O’dur. İşte tevekkül bu noktada başlar.

Buğday elde etmek isteyen çiftçi, tarla ile el ele verir; onu sürer, eker ve sular. Böylece nefsî teşebbüsle birlikte sebeplere de riayet ettikten sonra Allah’a tevekkül eder ve kalp rahatlığıyla buğdayı Allah’tan bekler. Bu misalden anlaşıldığı üzere sadece, insanın teşebbüsü neticenin yaratılmasına kâfi gelmediği gibi, insan teşebbüs etmeksizin tarla, su, tohum gibi sebepler de neticeyi meydana getirememektedirler. Bu, Cenab-ı Hakk’ın bir kanunudur. Ondan buğday isteminin yolu, ferdin o işe teşebbüsü ve sebeplere uymasıdır.

Şimdi İslam’ın tevekkül esasına karşı gelenlere şunu soralım:

Misaldeki adamın, elinden gelen her şeyi yaptıktan ve her şartı yerine getirdikten sonra tevekkül etmeyip evinde bir kış süresince merak ve endişe ile rahatsız olması mı daha iyidir?

Yoksa “Beni benden daha iyi bilen, bana benden daha şefkatli olan Rabb-i Rahim’imden ne gelirse hoştur. Ana rahminde, o karanlık menzilde, beni şefkatle besleyen, dünyaya geldiğimde ise baba ocağını ve anne kucağını benim imdadıma gönderen, dağları madenleriyle, bağları meyveleriyle, denizleri balıklarıyla bana hizmetkâr eden, O Halik-i Rahim, benim için ne takdir ederse onda hayır vardır. Benim kuvvetim ve kudretim gibi, fikrimde kısadır. Hangi azaları almamın hakkımda hayırlı olacağını ana rahminde bilemediğim gibi, hangi neticenin öteki âlemde lehimde olacağını da bu âlemde bilemiyorum. O hâlde O’na tevekkül ve itimat ediyorum^.” deyip neticeyi sabır ve rıza ile beklemesi mi daha hayırlıdır?

Veya bir hastanın, doktorun verdiği ilaçları kullandıktan sonra Allah’a tevekkül ederek, sabır içinde şifa talep etmesi mi, yoksa tevekkül etmeyerek neticeyi aşırı bir merakla beklemesi ve manen perişan bir vaziyete düşmesi mi daha iyidir?

Kur’an-ı Kerim’in her emri ve nehyi gibi, tevekküle teşviki de insanlara dünya ve ahiret saadeti bahşetmektedir.

Bir mümin kendi iktidarı dâhilinde olan bütün imkânları kullandıktan ve bütün şartları yerine getirdikten sonra neticeyi Allah’tan bekler. Eğer netice kendi arzusu istikametinde olursa Cenab-ı Hakk’a şükreder. Aksi istikamette tecelli ederse “Rabbim bana, benden daha şefkatlidir, benim iradem gibi şefkatim de cüz’idir. O hâlde O nihayetsiz rahmet sahibine tevekkül ediyorum. O’ndan gelen her şey güzeldir. O’nun verdiği dert de derman olur.” diyerek hem huzurunu muhafaza eder, hem de ahireti için mühim bir hayır kazanmış olur.

Bu hakikate arif olan mümin şöyle der: “Ya rabbi, benim irade ve arzu ettiğimi bana ihsan buyurursan sana hamd ve şükrederim. Eğer arzu ettiğimin aksini tecelli ettirirsen, senin irade buyurduğunu memnuniyetle kabul eder ve onu benim arzumdan bin kat daha fazla rızayla ve neşeyle karşılarım.”

Kadere iman insanı tembelleştirmez mi?

Kadere iman asla insanı tembelleştirmez. Zira insan; Allah’ın ezeliyet sıfatının mahiyetini, ilmin maluma tabi olması kaidesini ve ilahi takdirin kendi çabalamasına ve cüz-i iradesini hayırlarda kullanmasına bağlı olduğunu bildiğinde sebeplere yapışır. Vazifesini yapar ve neticenin Allah tarafından yaratılması için hâl ile ve dil ile dua eder.

Hatta bu ilmi meseleleri bilmese bile, kaderin değişen levhası olan “levh-i mahvı isbatı” kendine esas tutar. Kaderin bu levhasındaki yazıların tahakkukunun şartlara bağlandığını bilerek, şartları yerine getirmek için çalışır.

Hatta kaderin değişen bu levhasından bile haberi olmasa, kadere iman yine de kişiyi tembelleştirmez. Çünkü insanlar, kaderi geçmiş olaylarda ve başa gelmiş musibetlerde, hüznün ve ümitsizliğin bir ilacı olarak kullanmaktadırlar.

Mesela yapmış oldukları bir kazada, evlerinin yanmasında, eşyalarının çalınmasında, deprem ile evlerinin yıkılmasında ve bunlar gibi diğer bütün musibetlerde “Kaderde varmış, ne yapalım! Önüne geçmek mümkün değil.” diyerek bir teselli bulurlar.

Yoksa kaderi, gelecek için kullanmazlar. Yani “Okula gitmeme gerek yok, kaderimde ne yazılıysa o olacak.” ya da “Dükkânımı açmama gerek yok, zaten kazanacağım belli.” diyerek, okula gitmekten ve dükkânını açmaktan geri kalmaz.

Hatta kadere iman, gelecek için de insana cesaret vermektedir. Çünkü ona karşı düşmanlık vaziyetini gösteren ve hiçbirisine gücü yetmediği mahluklara karşı, “Kaderde olmayan bize asla ulaşamaz.” diyerek bir ferah bulur.

İşte bu sırlardan dolayı Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde:

“Kadere iman eden, kederden emin olur; yani kederlenmez.” buyurmuşlardır.

Demek kadere iman insanı asla tembelleştirmemektedir. Hem bugüne kadar, kadere imandan dolayı çalışmayı terk eden kimse de görülmemiştir. Bilakis kadere iman, insana bir teselli vermekte, musibetlerin acısını hafifleştirmekte ve geleceğe daha güvenle bakmasının sağlamaktadır.

Sözün özü: Kadere iman öyle bir iksirdir ki, kim bu iksiri içse bütün elemlerden, korkulardan, endişelerden ve tasalardan kurtulur.

Musibetlerin kader açısından bazı hikmetleri

Hayatın çeşitli safhalarında insanların maruz kaldığı bela ve musibetlerin altında, insan idrakinin kavramaktan âciz kaldığı birçok hikmetler gizlidir.

Nitekim Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’in’de şöyle buyurmaktadır:

“Sizin için hayırlı olduğu hâlde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için kötü olduğu hâlde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, hâlbuki siz bilmezsiniz.” (Bakara: 216)

Bela ve musibetlerin takdirinde kader hakiki sebeplere bakar ki, bu meseleyi daha önce izah etmiştik. Hakiki sebeplerin arkasında da rahmet, adalet ve inayet gizlidir. Bu makamda söz konusu hakiki sebeplerden beş tanesine kısaca işaret edeceğiz:

1- Bazı musibetler, kulların geçmişteki hatalarının neticesidir. Bu musibetler tamamen insanların ihmallerinden, hata ve kusurlarından doğmaktadır. Gerekli tedbirleri almayan insanın hastalanması, tartıda hile yapan bir toplumun kuraklık ile cezalandırılması gibi… Musibetlerin bu sebebi Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir:

“İnsanların bizzat kendi işledikleri günahlar yüzünden karada ve denizde fesat meydana geldi. Allah işledikleri günahların bir kısmının cezasını dünyada onlara tattırır ki, belki tuttukları kötü yoldan dönerler.” (Rum :41)

“Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle işlediğiniz günahlar yüzündendir. Bununla beraber Allah çoğunu da affeder.” (Şura :30)

2- Bir kısım musibetler, gelecek belaları def eder veya onların şiddetlerini kırar. Büyük musibetlerin önüne set olan bu gibi musibetler, gerçekte Cenab-ı Hakk’ın bir ihsanıdır.

Musibetlerin bu sebebi de Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: “En büyük azaptan önce, onlara mutlaka en yakın azaptan tattıracağız; olur ki imana dönerler.” (Secde: 21)

3- Musibetler, hayatı yeknesaklıktan kurtarmakla nimetlerin takdirine vesile olurlar.

Zira “Her şey zıddıyla bilinir.” kaidesiyle; sıcak olmasa soğuk, gece olmasa gündüz, açlık olmasa tokluk bilinemezdi. Aynen bunlar gibi, hayat devamlı rahat ve sefa ile geçseydi, o zaman, bu rahat ve sefa nimeti de bilinemezdi. Hasta olmayan, sağlık nimetini, fakir olmayan, zenginlik devletini, depremde evi yıkılarak evsiz kalmayan, evinin kıymetini hakkıyla takdir edemez. İşte musibetler bu açıdan da kişiye, elindeki nimetlerin kıymetini bildiren bir mihenk taşıdır. Yani musibetler; sıhhatin ve diğer nimetlerin önemini ve kıymetini insana fiilen ders veren mürşitlerdir.

Aynı zamanda musibetler insanı manen ve madden kemale ulaştırır. Hayat şartlarına karşı mukavemetini ve sabır kuvvetini geliştirir. Musibetlerin bu ciheti de Cenab-ı Hakk’ın bir ihsanıdır.

4- Bu dünya bir imtihan yeridir. İmtihanın bir ciheti de, insanların ilahî takdire rıza ve teslimiyet derecelerinin ölçülmesidir. Bu ise ancak bela ve musibetlerle olabilir.

Peygamber Efendimiz’in şu hadisi bu manayı şöyle ifade etmektedir: “Allah-u Teala şöyle buyurmuştur:

“Ben, bir Allah’ım ki, benden başka ibadete müstahak kimse yoktur. Muhammed (s.a.v.) benim Resul’ümdür. Bir kimse benim verdiğim hükümlere razı olur, belalarıma sabreder ve nimetlerime şükrederse onu sıdıklar defterine yazarım. Kıyamet günü sıddıklarla haşrederim. Ve bir kimse, benim verdiğim hükümleri beğenmez, belalarıma sabretmez ve nimetlerime de şükretmezse benim kapımdan başka kapı arasın!”

5- Musibetler, günahkâr bir müminin günahlarına kefaret olur. Halis kullarının da makamlarını yükseltir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu manaya şöyle işaret etmiştir:

“Mümine gelen her musibetle, hatta ayağına bir dikenin batmasıyla da, Allah onun hatalarını döker.”

Bir diken batmasının dahi, müminlerin günahlarından bir kısmını döktüğü dikkate alındığında, diğer hastalık ve musibetlerin ne kadar azim, rahmet ve inayetlere vesile olacağı elbette daha iyi anlaşılır.

Bizler bu makamda “musibetlerin ve hastalıkların insanlara niçin musallat oldukları” meselesinde bu kadar izah ile yetineceğiz. Eğer musibet ve hastalıklara, Allah’ın rahmetinin ve şefkatinin niçin ve nasıl müsaade ettiğini ve bu konunun bütün detaylarını öğrenmek isterseniz Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri’nin Mektubat isimli eserinden, 24. mektuba müracaat edebilirsiniz.

Son olarak şunu da ifade edelim ki: Her musibetin altında Erhamürrahimin olan Allah’ın inayetinin çok tatlı meyveleri bulunmaktadır. Bu sebeple bizler musibetlere karşı sabır ve şükürle mukabele etmek, âcizliğimizi ve zayıflığımızı düşünerek dergah-ı İlahiyyeye iltica etmek ile mükellefiz. Musibetleri rıza ile karşılamak, Allah-u Teâlâ’nın rızasını kazanmanın en önemli bir vesilesidir. Bir kul o rızaya nail olma şerefine ererse, çektiği bütün meşakkatler ve uğradığı bütün musibetler hiç hükmünde kalır.