İslam’ı hiç duymayan kişinin durumu nedir?

 

Kader ile ilgili çok sorulan ve cevabı en çok merak edilen sorulardan bir tanesi de; “dünyanın ıssız bir köşesinde doğmuş ve İslam’ı hiç duymamış kimselerin durumunun ne olacağı”dır. Bu kimselerin İslam’ı duymamaları onlar için bir mazeret midir? Yoksa onlar da İslam topraklarında doğan kimseler gibi Allah’a imanla ve İslam’ın namaz, oruç gibi diğer ibadetleriyle mükellef midir?

Bizler bu sorunun cevabına geçmeden evvel, bu sorunun zihinleri meşgul etmesinin sebebini sorgulamak istiyoruz. Zannımızca bu sorgulama, sorumuzun cevabından daha önemlidir. Burada, nefisini ikna etmek, şeytanını susturmak ve kendisine bu soruları soranları bilgilendirmek için, soru soranları kastetmediğimizi özellikle belirtmek isteriz.

Bir kimsenin, hiç tanımadığı, akrabası ve yakını olmadığı, hatta bir defa bile görmediği insanların akıbetiyle bu derece meşgul olmasının sebebi acaba nedir? Eğer “onlara karşı duyduğu şefkat olabilir” derseniz, bizce bu olamaz. Zira en yakın kapı komşusunun halini merak etmeyen, komşusunun derdi varsa bile, değil derdine derman olmak için çabalamayı, derdini aklına bile getirmeyen, hatta arabasıyla yolda giderken, gördüğü bir trafik kazasında, yaralıya, arabasını kirletir düşüncesiyle yardım elini uzatmayan, hatta kendi öz ana babasını ihtiyarlığında kimsesizler yurduna bırakacak kadar vicdansız olan bir insanın; hiç tanımadığı, görmediği, ismini, kişiliğini bilmediği insanların akıbetini merak etmesi, onlara duyduğu şefkat olamaz.

 

Hem o kişilerin akıbetinin ne olduğunu merak etmesinden daha ilginç olanı da şudur: Hemen hemen her akaid kitabında cevabı olan bu sorunun cevabını öğrenmek için hiç uğraşmaz. Tek yaptığı, hiçbir ilmi olmayan kişilere bu soruyu sormak ve onları sözde köşeye sıkıştırarak bununla ferahlamaktır.

Bu kişinin hali, dünyada namaz kılmadığı halde, ayda kıblenin nasıl tayin edileceğini ve namazın nasıl kılınacağını soran kişinin hali gibidir. Aydaki namazda kıblenin nasıl tayin edileceğini merak etmesi, “bir gün aya giderim de, aman namazımı kazaya bırakmayayım” düşüncesi değildir. Zira o dünyada bile namaz kılmamaktadır. Zaten aya gideceği de yoktur. Hem aya giden insanlara, nasıl kıbleyi tayin edeceklerini öğretmekle vazifeli de değildir. Ya da bu soruyu insanlık namına da sormamaktadır. O halde bu soruyu ona sorduran şey nedir? Hâlbuki aklınca cevabını yok zannettiği bu sorunun cevabı çok basittir; “ayda kıble, dünyadır.” Ayda namaz kılacak olan, dünyaya doğru döner ve namazını öyle kılar.

Ancak şu soruyu bir daha sormak istiyoruz: Dünyada namaz kılmayan bu kişiye, aydaki namazı merak ettiren şey nedir?” Bu sorunun cevabı ile “Hiç görmediği insanların akıbetini merak ettiren şey nedir?” sorusunun cevabı aynıdır. Ve bizce, ilk önce cevabı bulunması gereken soru budur.

Bu sorunun cevabı: Allah’ı hakkıyla tanıyamaması, onun adalet ve rahmetinden şüphe etmesi, en kötüsü de: Allah’ın emirlerini yerine getiremediğinden dolayı cehennemi hatırlaması ve bu hatırlamanın verdiği elemden kurtulmak için “belki bu dinde bir şüphe vardır” düşüncesini, cevapsız zannettiği sorularla yeşertmek istemesi ve derinden derine cehennemim yokluğunu arzu etmesidir.

Yıllardır cevabını merak ettiği halde, cevabını bulmak için hiçbir kitap karıştırmayan kişi, bu teşhisi insafla iç âleminde tetkik etse, bizi tasdik edecektir. Ve biz, görüşümüzü tasdik edecek bir Kur’an kıssasını şimdi sizlere nakledeceğiz: Taha suresi, 47-52 ayetler:

“Allah, Musa ve Harun’a dedi ki, haydi gidin ve Firavun’a deyin ki: ‘Biz senin Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını hemen bizimle birlikte bırak, onlara eziyet etme! Biz senin Rabbinden bir ayet getirdik. Kurtuluş, hidayete uyanlarındır. Muhakkak bize vahyolundu ki; azap, yalanlayan ve yüz çevirenlerin üzerinedir.’

Firavun: ‘Rabbin de kimmiş, ey Musa.’ dedi.

O da: ‘Bizim Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonrada ona hidayet edendir.’ dedi.

Firavun dedi ki: ‘Öyle ise, önceki milletlerin hali ne olacak.’

Musa (as): ‘Onlar hakkındaki bilgi, Rabbimin yanındaki bir kitapta bulunur. Rabbin ne yanılır, ne de unutur.’ dedi.”

Ayette görüldüğü gibi, Firavun kendisini Hakk’a davet eden Hz. Musa (as)’a, kendinden önce geçmiş ve kendisinin davetini işitmemiş insanların halini soruyor.

Acaba Firavun’a bu soruyu sorduran şey, o insanlara duyduğu şefkat midir? Elbette hayır; zira o, kendi halkına bile şefkat göstermemiş, Hz. Musa (as)’ı bulmak ümidiyle binlerce çocuğu katletmiştir. Firavun’a bu soruyu sorduran şey: Hz. Musa (as)’ı cevapsız bir soru ile mağlup etmek arzusudur. Buna karşı, Hz. Musa (as) sorunun cevabını vermiyor. Cevabı, “Onlar hakkındaki bilgi, Rabbimin yanında bir kitapta bulunur, Rabbim ne yanılır, ne de unutur.” diyerek Allah’a havale ediyor.

Hz. Musa (as)’ın cevabı Allah’a havale etmesi, ehl-i fetret denilen, peygamberlerin davetini duymayan insanların durumlarının ne olduğunu bilmemesinden değil, Allah’ın adalet ve merhametine teslim olmak arzusundandır. Hz. Musa (as) imanın öyle bir mertebesindeydi ki, Allah’ın ne yaparsa yapsın, şefkat ve adalet ile yapacağından zerre miskal şüphesi yoktu. “Rabbim ne yanılır, ne de unutur.” diyerek, Allah’ın hükmüne rızasını bu şekilde göstermiştir.

İşte Firavun’un, Hz. Musa (as)’ın davetine karşı, önceki nesillerin halini sorması, Musa (as)’ ın ise, o nesillerin halini Allah’ın ilmine havale etmesi ispat eder ki; mesele, sorunun sadece cevabını merak değil, mesele bir iman meselesidir. İmanda kemal bulanlar bu tür soruları akıllarına bile getirmezler; onlar Allah’a teslim olmuşlardır. İnanırlar ki, Allah ne yaparsa yapsın, adaletin tâ kendisidir.

Hatta imanın bu mertebesine ulaşanlara göre, Allah bütün insanları cehennemde toplasa, yine rahmetidir ve adaletidir. O halde sorumuzun cevabını öğrenmeden önce yapılacak ilk iş, bizleri imanda kemale ulaştıracak eserleri okumak ve bu sayede imanımızı taklitten tahkike çıkarmaktır. Bunu yaptığımızda, teslimiyet makamına ulaşacak ve göreceksiniz ki, cevabını merak ettiğimiz birçok soru artık aklımıza bile gelmeyecektir. Artık bu soruların cevaplarını, sadece nefsimizi ikna etmek, şeytanımızı susturmak ve bu soruların cevaplarını merak eden insanlara ulaştırmak için öğreneceğiz.

Şimdi geldik “küfür topraklarında doğan ve İslam’ı hiç duymayan kişinin durumunun ne olduğu” sorusunun cevabına:

Zamanın ve mekânın insanın üzerinde, iman ve İslam noktasında negatif veya pozitif bir etkisi olmakla birlikte, zaman ve mekân unsurları, neticeyi tek başına belirleyen bir sebep de değildir. Bu ikisi, sadece imtihana avantajlı ya da dezavantajlı bir şekilde başlamamızı sağlayan iki faktördür. İslam topraklarında doğan bir kimse, imtihana avantajlı başlarken, küfür topraklarında doğan bir kimse ise bu imtihana dezavantajlı başlamış olur. Ancak avantajlının, avantajını kaybettiği, dezavantajlının imtihanı başarıyla tamamladığına misaller o kadar çoktur ki, had ve hesaba gelmez.

Mesela Hz. Nuh (as)’ın oğlunun, babası peygamber olmasına rağmen imansız ölmesi, Hz. Lut (as)’ın eşinin, kocası peygamber olmasına rağmen imansız ölmesi buna delildir. Evet, Hz. Nuh (as)’ın oğlu ve Hz.Lut (as)’ın eşi, imtihana avantajlı hem de çok avantajlı başlamışlardı. Birisinin babası, diğerinin eşi peygamberdi. Ama onlar buna rağmen imtihanı başarıyla tamamlayamadılar.

Yine Hz. Musa (as), Firavun’un sarayında yetişmiş, Firavun’un evlatlığı idi. Ancak Firavun, Hz. Musa (as)’dan istifade edemedi ve imansız öldü. Bununla birlikte aynı sarayda olan, Firavun’un eşi Asiye validemiz, imanını kurtardı ve ettiği şu dua ile de Kur’an’a geçti:

“…Ey Rabbim; bana, katında, cennette bir ev yap ve beni Firavun’dan ve amelinden ve zalimlerin kavminden kurtar...”(Tahrim, 66/11)

Demek aynı sarayda, yan yana yaşayan iki kişiden birisi, imansız ölüyor ve Allah düşmanı olarak Kur’an’da bahsi geçiyor iken, o kişinin eşi, mümin olarak ölebiliyor. Yine Peygamber Efendimiz (asv)’ın amcaları olan Ebu Talip ve Ebu Leheb, Peygamberimiz (asv) ile yan yana yaşamalarına ve Hakk’ı, O’ndan dinlemelerine, hatta birçok mucizesine şahit olmalarına rağmen imansız olarak ölürken, Peygamberimiz (asv)’ı hiç görmeyen Veysel Karani (ra), Efendimiz (asv)’a ve Allah’a aşık olabiliyor ve aşkından tarihin sayfalarına geçebiliyor.

Demek mesele sadece İslam topraklarında doğmak değil.

Hatta çok uzağa gitmeğe gerek bile yok, toplumumuza bakmak yeterlidir. Memleketimiz bir İslam memleketi ve halkının % 99’u Müslüman olmasına rağmen, bazı şehirlerimizde meyhanelerin camilerden daha fazla olması ve az olan camiler boş iken, çok olan meyhanelerin hıncahınç dolu olması ispat eder ki, sadece Müslüman topraklarda doğmak neticeyi belirleyen bir faktör değildir.

Evet, o meyhaneleri dolduran insanlar, İslam topraklarında dünyaya gelmişler ve günde beş defa ezanı işitmek devletine ulaşmışlardır. Dahası İslam ile ilgili birçok meseleyi çocukluklarından beri dinlemişlerdir. Ancak bunların hiçbirini Allah’a yakınlığa vesile yapamamışlardır. Namazsız, zikirsiz, tefekkürsüz olarak, günah ve isyan içinde bir hayat sürmektedirler.

Demek mesele imtihana avantajlı başlamakla bitmiyor. Toplumumuz, elindeki avantajı kullanamayan binlerce insanla doludur.

Buraya kadar yaptığımız izah ile şunu anlatmak istedik: Müslüman olmayan bir beldede doğan bir kişi de pekâlâ İslam ile tanışabilir ve çok iyi bir Müslüman olabilir. Tarih bunun binlerce örneğiyle doludur.

Bu izahlardan sonra şimdi meselenin fetva yönüne geldik. İki peygamberin devirleri arasında, önceki peygamberin getirdiği dinin unutulmasından başlayarak sonraki peygamberin gelişine kadar geçen zamana “fetret devri” ve bu zamanda yaşamış ve iki peygambere yetişememiş kimseye de “ehl-i fetret” denilir. Kendinden önceki peygamberin dininin unutulduğu ve kendinden sonraki peygambere de yetişemediği için bu ismi almıştır.

Ehl-i fetret, namaz, oruç, zekât gibi ibadetlerle ve dinin diğer emirleriyle mükellef değildir. Bu hususta ittifak vardır. Ahirette onlara bu ibadetleri yapmadıklarından dolayı hiçbir hesap ve ceza olmayacaktır. Çünkü bunların bilinmesi bir peygamberin tebliğine bağlıdır. Hâlbuki bu kişiler, bir peygambere ulaşamamışlardır. Bu yüzden ibadet ve emirlere muhatap değildirler.

Fakat bu kimselerin, Allah’a iman etmekle mükellef olup olmayacakları hususunda ihtilaf vardır. İmam Maturidi’ye göre; ehl-i fetret, ibadet ve emirler ile mükellef değil ise de, Allah’a iman ile mükelleftir.1 Çünkü Cenab-ı Hak, onlara aklı vermiş ve şu âlemi, varlığına ve birliğine delil olacak sayısız mahlûklarla doldurmuştur. Bir iğnenin ustasız, bir harfin kâtipsiz ve bir memleketin sahipsiz olamayacağını bilen insan, şu âlemdeki sanat eserlerinden sanatkârları olan Allah’a ulaşmalıdır. Ve ona iman etmelidir. Akıl, bir peygamberin davetini işitmese de bunu tek başına yapabilecek bir kabiliyettedir.

Dolayısıyla fetret asrında yaşamış insanlar, eğer Allah’a iman etmeden ölürlerse, İmam Maturidi’ye göre bunlar kâfir olarak ölmüş sayılırlar.

İmam Eş’ari ise: Ehl-i fetretin, Allah’a imanla da mükellef olmadığı görüşündedir.2 Çünkü İmam Eş’ari’ye göre: İnsanları peygamber vasıtasıyla imana davet eden Allah Teâlâ, fetret ehline bir peygamber göndermemekle, onları imana davet etmemiştir. Çünkü Kur’an’da geçen “Peygamber göndermedikçe Biz kimseye azap edici değiliz.” (İsrâ, 17/15.) ayetine göre, onların sorumlu olmamaları gerekir. Zira sırf akıl ve fikir, Allah’ı bilmede yeterli değildir. Dolayısıyla İmam Eş’ari’ye göre; fetret devri insanları, iman etmemekten dolayı cehenneme girmeyeceklerdir.

Peygamber Efendimiz (asv)’ın gelişinden sonraki insanların durumu hakkında ise; İmam Gazali şöyle bir tasnif yapar ki, bu tasnif, günümüzdeki Hristiyan ve Yahudilerin akıbetlerini merak edenler için de bir cevap niteliğindedir. İmam Gazali şöyle demektedir:

“Peygamber Efendimiz (asv)’ın gönderilmesinden sonra, inanmayan insanlar üç sınıftır:

1. Sınıf: Peygamber Efendimiz (asv)’ın davetini duymamış ve kendisinden haberdar olmamış kimselerdir. Bu sınıf kesin olarak cennet ehlidir.

2. Sınıf: Peygamberimiz (asv)’ın davetini, gösterdiği mucizelerin durumunu ve güzel ahlakını duymuş olmakla birlikte iman etmemiştir. Bu sınıfta kesin olarak cehennem ehlidir.

3. Sınıf: Bu iki derece arasında bulunan sınıftır. Peygamber Efendimiz (asv)’ın ismini duymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusu bunlar, Peygamberimiz (asv)’ı tâ küçüklüklerinden beri, ismi Muhammed olan ve -hâşâ- peygamberlik iddiasında bulunan yalancı bir insan olarak tanımışlardır. Peygamber Efendimiz (asv) hakkında, menfi propagandadan başka hiçbir şey duymamışlardır. Tıpkı bizim çocuklarımızın, “Müseyleme- i Kezzab” hakkında, ‘peygamberlik iddiasında bulunmuş yalancı birisidir’ sözünü duymaları gibi...” İmam Gazali bu sınıfta olanlar hakkında kesin konuşmamakla birlikte şöyle devam eder: “Kanaatime göre bunların durumu, birinci grupta olanların, yani Peygamberimiz (asv)’i hiç duymamış olanların hali gibidir. Çünkü bunlar Peygamberimiz (asv)’in ismini, haiz bulunduğu vasıfların zıtlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikati araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez.3

Bugün gerek Hıristiyan ve Yahudi âleminde ve gerekse başka ülkelerde İmam Gazali’nin tasnifindeki üç gruba giren insanları bulmak mümkündür. Zira teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, Afrika’nın balta girmemiş ormanlarında yaşayan ilkel kabilelerin varlığı malumdur. Bunlar ne bir televizyon görmüş, ne de bir telefon tutmuştur. Dolayısıyla bunlar İmam Gazali’nin tasnifinde, Efendimiz (asv)’in ismini ve davetini hiç duymamış kimselere dahil olurlar ki, İmamı Gazali’ye göre bunlar cennet ehlidir.

Dünyanın birçok yerinde ve ülkemizde ikinci gruba giren insanlar da vardır. Bunlar Efendimiz (asv)’in peygamberlik sıfatlarını işitmişler, ama buna rağmen iman etmemişlerdir. Hatta teknolojinin gelişimi ve bilgiye ulaşmanın kolaylığı ile bu grup en kalabalık grup olmaktadır. Bunlar Kur’an’ın birçok ayetinin ifadesiyle cehennem ehlidir. Çünkü İslam, kendinden önce gelen bütün dinleri neshetmiş ve hükümden kaldırmıştır.

Bununla birlikte zamanımızda İmam Gazali Hazretlerinin tasnifinden üçüncü gruba giren insanlar da yok değildir. Hıristiyan veya Yahudi âleminin ücra bir köşesinde, toplum hayatından uzak olarak yaşayan ve çocukluğundan beri kendisine Peygamberimiz (asv)’in kötü tanıtıldığı insanlar olabilir. İmam Gazali Hazretleri bu kimseler hakkında kesin bir hüküm söylememekle birlikte, bu kimselerin cennet ehli olan birinci sınıfa benzediklerini bildirmektedir. En iyisini Allah bilir.

Bizler bu meseleyi zamanımızın büyük bir âlimi olan, Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin görüşüyle noktalıyoruz ve hakikatin kendisini, “şaşırmayan ve unutmayan” Rabbimizin ilmine havale ediyoruz:

Bil’ittifak, teferruattaki hatîatlarından muahazeleri yoktur. İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı Eş’arîce, küfre de girse, usul-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünkü teklif-i İlâhî irsal ile olur ve irsal dahi ıttıla ile teklif takarrur eder. Madem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-yı sâlifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevap görür; etmezse azap görmez.”4

 

 

1 Ömer Nesefi, İslam İnancının Temelleri Akaid, Bayrak Yayınları, s. 73-74

2 a.g.e.

3 İmam-ı Gazali, İslam’da Müsamaha, s. 60-61 (Tercüme: Süleyman Uludağ)

4 B. S. Nursi, Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup, Sekizinci Mesele